• iletisim@turkiyeduysun.com
  • 03522481651

HABER DETAYI

15 Mayıs 2019 13:07

SEDAT ÜRETEN

SEDAT ÜRETEN

Sedat Üreten kimdir?

 1955’de İstanbul’da doğdum. 30 yıldır medya hayatının içindeyim. Mesleğimdeki ilk 15 yıl 1990’a kadar haber ajansı ve gazetelerin yazıişlerinde muhabirlik, spor istihbarat ve haber müdürlüğü ile genel yayın yönetmenliği ve reklam müdürlüğü görevlerinde bulundum. 1990’dan itibaren son 15 yılda da özel televizyonların kuruluşlarında görev aldım. Star, Show TV, Kanal 6, Cine 5, Kanal E ve BRT televizyonlarında üst düzey yöneticilik yaptım. Krizden medyanın da nasibini alması üzerine bu defa alternatif mecralar ile ilgili kendi işlerimi kurmak durumunda kaldım. 2002’de Energy Media ile sinema reklamcılığı işine girdim. Sonra ortaklarıma bırakıp, eşimle beraber kurduğumuz TiM Group’un faaliyetlerini geliştirdim. Geride kalan 30 yıl, Türkiye’nin terör, askeri yönetim, altın yıllar ve krizlerle dolu ilginç bir dönemdir. Yani Sedat Üreten, böyle bir dönemde yaşamının çoğunu medyaya adamış bir medya sevdalısıdır ya da medya hizmetkarıdır, diyebilirsiniz.

Başkanlığını  yürüttüğünüz Tim Gruop hakkında bilgi verir misiniz?

 

TiM Group’un başlangıcı TiM Tüm İletişim Merkezi’nin pr hizmeti veren şirketi TiM İletişim ile olmuştur. Hemen yanısıra alternatif mecra pazarlama hizmetleri sunan TiMPA Medya’yı kurduk. Bugün çokca popüler olan tuvalet reklamlarının Türkiye’de yerleşmesi ve yaygınlaşması TiMPAsayesinde olmuştur.

TiMPA Medya’nın amacı televizyon ve basına alternatif mecraları kullanılabilir hale getirerek reklam sektörünün hizmetine sunmaktı. Dördüncü yıl geride kalırken bunda bir hayli başarılı olduğumuzu söyleyebiliriz. Ama bence hala, alternatif kullanımı çok azdır ve gelecekte çığ gibi büyüyecektir.

Yani neler yaptık? Televizyon ve basın mecralarında yayın yapıp hedef kitlenin reklamı görmesini beklemek yerine, biz reklamları alıp hedef kitlelerinin olduğu yerlere, mekanlara götürüp, reklamın müşteri ile aynı ortamda olmasını sağladık. Indoor veya In House da denilen bu reklam uygulamaları faaliyetlerimizin bir kısmını oluşturuyor. Out of Home denilen türü de diğer faaliyetlerimizi oluşturuyor. Yani bugün Türkiye çapında desrhanelerden, cafelere, restaurantlara, spor merkezlerinden sosyal kulüplere, havalimanı ve alışveriş merkezlerinden gece kulüplerine veya beachlere caddelerden sokaklara kadar çeşitli alternatif reklam uygulamaları üretiyoruz.

İlginç ve akılda kalıcı etki yaratacak uygulamalarımız reklam verenlere cazip geliyor ve böylelikle alternatif reklam uygulamaları gittikçe artıyor. Mesela bugünlerde uygulamada olan bir araç sergileme örneği var ki, yurt dışından bile ilgi gördüğü bilgisi geldi. Söz konusu “takla atan otomobil” uygulamasında Opel Astra Cabrio otomobil, yer aldığı platformda yana devriliyor ve diğer taraftan üstü açılmış bir şekilde ikinci bir otomobil platformda yerini alıyor. Otomobilleri hep düz görmeye alıştığımız için, ters dönen otomobil insanların ilgisini çekiyor. Yaratıcılığı ve teknik özellikleri açısından çevresinde, müşteri kitlesinin kalabalık oluşturmasına neden olan bu reklam uygulaması bölge bölge dolaşıyor. Ondan önce Renault için gerçekleştirilmiş bir uygulama vardı. Onda da gökyüzüne dikilmiş bir Megane otomobil vardı hatırlayacaksınız. 360 derece dönüyordu.

Şimdi yeni bir otomobil markası için lansman hazırlığı yapıyoruz. O da bugüne kadar görülmemiş yeni bir örnek olacak. Dünyada ilk kez gerçekleştirdiğimiz projelerimiz için hemen patent başvurusu da yapıyoruz ve uluslararası korumaya alıyoruz. Bu tür projelerimizi yakında dünyaya ihraç etmeye başlayabiliriz.

Bunların yanısıra, yine sektörün beklentilerine karşılık verebilmek için yakın bir geçmişte internet faaliyetine de girdik. İnternet şirketimiz TiMNET ile uzun bir hazırlık döneminden sonra internet reklamcılığı konusunda en güvenilir raporlama sistemine sahip bir adserver oluşturduk. Tabii böyle bir yatırıma girince yani yazılım ve yaratııcılığı kendi bünyemizde oluşturunca ayrıca tüm firmalara kurumsal web sitesi konusunda da hizmet verir duruma geldik. Yani bugün TiMNET bünyesinde internet reklam mecra planlama ve satın alma hizmetinin yanısıra TiMfuture faaliyetimizle de her türlü web hizmeti vermekteyiz.

Bitti mi derseniz, tabii ki hayır. Bütün bunların dışında TiM Prodüksiyon ile de bir film yapım işi gerçekleştirdik. Yılda 8 milyon turist çeken Türkiye’nin turizm cenneti Antalya ile ilgili 5 dilde dublaj içeren turistik amaçlı bir tanıtım filmini tamamlayıp DVD olarak satışa sunduk. Ingilizce, Almanca, Fransızca, Rusca ve Türkçe olarak hazırlanan “Paradise in Turkey” adlı filmin havalimanı, turistik alışveriş merkezleri, bazı oteller ile seyahat acenteleri ve rehberler kanalıyla satışı devam ediyor. Bu film için Antalya Valiliği başta olmak üzere bölgenin turizm yetkilileri, bugüne kadar Antalya için hazırlanmış en iyi yapım olduğunu söylüyorlar. Ülke turizmi için bir şeyler yapıyor olmak, takdir edildiğini görmek güzel tabii ki.

TiM Group bünyesinde; pr, açıkhava reklamcılığı, medya ve mecra  pazarlama ile internet reklamcılığı hizmetleri sunuyorsunuz. Kişisel olarak kendinizi hangi alana daha yakın görüyorsunuz?

 

PR, hem lisans hem de lisans üstü eğitimi aldığım bir konu. Medya, ondan daha uzun süredir, tam 30 yıldır her kademesinde içinde bulunduğum ve başarılı olduğum bir sektör. Medya pazarlama ise 23 yıldır bizzat içinde olduğum, hatta birçok yeni uygulamanın yaratılmasını ve başlamasını sağladığım bir konu. İnternet ise, daha başlangıcında yakalayıp içinde olma imkanı bulduğum, böylelikle gelişmelerin gerisinde kalmadığım, hatta medya özelliklerinden yararlanmak ve hizmete sunmak amacıyla bir de şirket kurduğumuz bir konu.

Şimdi bunlardan hangisine yakın olduğumu söylersem, diğerine haksızlık etmiş olurum. Hepsine aynı yakınlıkta olduğumu söyleyebilirim. Aslına bakarsanız, hala gönlümde yatan haber merkezidir ama o günler artık çok geride kaldı.

Grup olarak alternatif mecralara (outdoor, indoor ve internet) ayrı bir önem verdiğiniz görülüyor. Alternatif mecralara yönelmenizin nedenleri nelerdir?

 

Şunu hemen düzelteyim, interneti alternatif mecralar arasında görmüyorum. Yakın bir geçmişte düzenlediğim bir internet forumunun konusunu da buna ayırmıştım. İnternet farklı bir mecradır. Hatta bazı konularda ana mecra olarak dahi yerini alır, diyebilirim. Reklam verenler Derneği Başkanı ve Reklamcılar Derneği Başkanı ile sektör temsilcileri de aynı görüşte. Ama outdoor ve indoor için söylediğiniz doğru.

Neden alternetif mecralara yöneldiğim konusuna gelince, herkes ana mecralarda çok yoğunlaştı. Bir zamanlar mecraların reklam servislerinde müşteri temsilcisi diye birşey yoktu. Pazarlama servisi zaten yoktu. O günlerde, müşterilerimin yani ajansların ve reklamverenlerin ofisine gitmeye, onları ziyaret etmeye başladım. Bana da 80’li yılların başında, daha sonra yıllarca beraber çalıştığım ve çok takdir ettiğim sayın Erol Aksoy’un ihtisas bankacılığı ilham vermişti. O yıllarda Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankası, müşterilerinin ofisine giderek hizmet vermeye başladı. Banka müşteri temsilcilerini görünce, “Koca banka müşterinin ayağına gidiyorsa biz niye gitmeyelim” dedim.

 

Böylelikle hem ben sektörü daha yakından tanıdım hem de sektör beni… Taraflar birbirini yakından tanıyorsa işler daha iyi yürür. Eğer birşey pazarlıyorsanız, en etkili pazarlama yolu da yüzyüze pazarlamadır.

Dediğim gibi reklam pazarlama servisleri de yoktu. İlk örneğini Kanal 6 zamanı, o günlerde Yapı Kredi’de çalışan Murat Ermert’in medya sektörüne geçmesini sağlayarak başlattım. Bu günlerde Fortis Bank’ın üst düzey yönetiminde başarısı ile takdir toplayan Murat Ermert ile o beraberliğimiz belki kısa sürdü ama böylelikle reklam pazarlama servisleri de doğmuş oldu.

Eskiden bu konularda çalışan bir kişi yokken, gerek satış servisleri gerekse pazarlama servisleri bugün o kadar kalabalık ki, saymak mümkün değil. Sektörde çalışanların birçoğu ya servislerimde çalıştı, ya da yanımda yetişti. Bugün çabalarını ve başarılarını görmekten gurur duyuyorum. Ama büyük başın derdi büyük olur derler ya, kriz döneminde medyadaki en büyük sorunu da ana mecralar yaşadı. Televizyon, gazete ve dergiler ayakta kalma mücedelesi veriyorlardı. Yazı işleri, yönetim veya reklam servislerinde çok kişi ya işsiz kaldı ya da karşılıksız çalışmak zorunda kaldı.

 

İşte öyle bir dönemde dostum Selay Tozkoparan’dan ortaklık teklifi aldım. O zamanın rakamı ile bir milyon doların üzerinde bir taahhüt ile AFM sinemalarının reklam pazarlamasını aldık. Böylelikle alternatif mecralar konusuyla ilgilenmeye başladım ve kısa zamanda alternatif mecraların ne kadar büyük hazine olduğunu gördüm.

 

Son yıllarda internetin mecra olarak yükselişini izliyoruz. Ülkemizde internetin geleceği hakkında neler söyleyebilirsiniz?

 

Genç nüfusa sahip ülkemiz, her türlü yeni teknolojiyi çok çabuk benimsiyor. 12 milyon civarında gazete okurumuz varken internet bugün 10 milyon kişiye ulaşıyorsa, bunu kimse küçümseyemez. Bu rakam için belki, gelecekte ulaşacağı büyüklüğün yanında henüz az olduğunu söyleyebiliriz. Ulaştırma Bakanı ile zaman zaman beraber oluyoruz, çalışmalarını takdirle izliyorum. Okulların neredeyse hepsine ucuz internet bağladı. İnterneti ucuzlatacaklarını söylemişti, geçtiğimiz günlerde aynı fiyata hızını arttırarak ucuzlatmayı da sağladı. Bir de hosting konusu var, orada da ucuzluk sağladıklarında Türkiye internet hizmeti ihraç etmeye başlar. Türkiye’nin gelecekte internet cenneti olacağını umuyorum.

Kaz dağlarında restore ettiğimiz tarihi bir taş evimiz var. Zaman zaman kaçıp dinlenmeye gidiyoruz. Orada cep telefonu dahi çekmiyor. Gittiğimizde işimiz aksamasın diye önce sabit telefon ihtiyacımızı karşılamak zorunda kaldık. Sonra yazışmaları yürütebilmek için internet ihtiyacımızı karşıladık. Şimdi kullandığımız kablosuz sistemin gücünü arttıracağım. Böylelikle, özellikle yaz aylarında köyde yoğunluk gösteren yabancı turistlerin de o dağ köyünde kablosuz internetten yararlanmasını sağlamaya çalışıyorum.

Yani bugün artık köylerde kablosuz internet görülmeye başlandı. Yoksa bile, enazından ben bunu başlattım. Gelecekte bütün turistik yerler böyle olacak. Turizm bakanlığı da turistik tesisleri ve otelleri kablosuz internet konusunda teşvik etmeli, hatta yapmıyorlarsa mecbur kılmalı. İnternet, gelecekte hayatımızın her safhasına yayılacak. Türkiye’nin internet konusunda geleceği çok parlak olacak.

 

Ana mecralarda (TV ve gazete) yönetici olarak çalıştığınız zamanlar ile günümüzü karşılaştırdığınız da bu mecraların etkinliği ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?

 

Televizyonlar ve gazeteler çok önemli mecralar. Ama sonunda söylemek durumunda kalacağım şeyi hemen söyleyeyim, eskisi kadar güven de vermiyorlar, itibarları da yok. Basın için bir 25-30 sene öncesinden söz ediyorum tabi. O zaman gazetelerin devam sayfaları vardı. Ön sayfalara giremeyen küçük haberler ancak oraya girerdi. Ama o küçücük haberlerde dahi ne Türkçe hatası, ne okuyanı yanıltacak ya da yönlendirecek bir yorum, ya da gerçek dışı ifadeler bulamazdınız. Bugün ana sayfalar bile yazı hataları ile çıkabiliyor. Haberlerin neredeyse hepsi yorumlu, vs vs…

Televizyonlar için ise 90’lı yılları ele almak lazım. Ciddi bir televizyonculuk dönemi yaşandı o yıllarda. Önemli haber programları, diziler, ciddi yarışmalar ve seviyeli eğlence programları vardı. Bunların hiçbiri kalmadı. Özel televizyonlarda önemli katkıları olan biri olarak bugün televizyonları izlerken sıkıntı ve üzüntü duyuyorum. Güven ve itibarınız kalmayınca inandırıcı da olamıyorsunuz. Gerçi dünyada da benzeri özellikler olduğunu görüyoruz ama Türkiye ne yazık ki hep dozunu kaçırıyor. Epeyce televizyonun kuruluşunda emeğim oldu. Ama iyi bir örnek göstermek gerekse her zaman Show TV’yi ayrı bir yere koyarım. Bugüne kadar mevcut televizyonlar içinde izleyicisine saygılı, ciddi, tutarlı, itibarlı ve güvenilir yayıncılığı Erol Aksoy döneminde Show TV ile yaptık. Bununla her zaman gurur duyarım.

 

Geçmişte TRT genel müdürlüğüne aday olmuş biri olarak günümüz TV yayıncılığı ve TRT hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

 

Günümüz TV yayıncılığını çok tembel ve çok kopyacı buluyorum. Cıvıklığıyla izleyici toplayan bir programı üç saate yayarak koca bir akşamı geçirmek tembelliktir. Televizyon dünyanın en etkili mecrası olduğuna göre, o ekran çok değerli, karşısındaki insanlar da çok önemlidir. Buna aykırı düşemezsiniz. İzleyiciye gereken saygıyı göstermek zorundasınız. Kendine göre kulvar seçen kanallar olabilir ama bunu Türkiye’deki ulusal kanalların yapmaya hakkı yok. Yaptıklarınız bir gün döner gelir, sizi bulur. En önemli beş tane ulusal kanalı alın, aynı saatte aynı programları karşı karşıya koyduklarını görüyoruz. Yaratıcılığı olmayanlar, kaybetmek korkusuyla rakibinin prototipini kopyalar. Benzerini yap ki, o kazanırsa sen de kazan… Bilirsin ki sen kaybedersen, o da kaybedecektir. Yani yine sorun olmayacaktır.

TRT’de müthiş bir birikime sahip. Ama özel kanallar karşısında, onlar gibi olmak istediği için kaynadı gitti. TRT Genel Müdürü olabilsem, yayın yapısını değiştirecektim. TRT’nin özel kanallar gibi olup da rekabet etmesi mümkün değil. Farklı olması gerekiyor. Özel kanallarda olmayan özelliklere sahip olması gerekiyor.

Bir tarihlerde TGRT atılım yapmaya karar verdi ve işin başına geçmemi istediler. Kararlıydılar. Bu kararlılık kanal için önemli bir şanstı. Birçok şeyin değiştirmesi gerekiyordu. Ama, neyi ne kadar değiştirebileceklerini bilmiyordum. İşin başında olursam köklü değişiklikler yapacağımı ve ilk iş olarak da kanalın adını değiştireceğimi söyledim. İşin başına geçmediğime göre, bu kadarını da yapamayacaklarını anlamışsınızdır herhalde. Sonraki dönemde hamleyi izledik, çok para harcandı, Sibel Turnagöl, Seda Sayan, İbrahim Tatlıses ve Mehmet Ali Erbil’e kadar transferleri oldu ama üzerindeki o kabuğu bir türlü kırıp atamadı.

 

Kimsenin yapamadığı şeyleri yapabilmek için cesur olmak, radikal kararlar alabilmek gerekiyor. TRT de öyle işte. Bütçe diye bir derdi yok. Binlerce kişi çalışıyor. Milletten toplanan paralarla, bol bol harcayarak özel kanallarla rekabet etmeye çalışıyor ama nal topluyor. Neden ısrar ediyorlar peki? Çünkü vizyon yok, cesaret yok. Ama bir gün biri gelecek ve devlet kanalında da o cesur değişiklikler olacak. Yapamıyorlarsa da dünyanın sonu değil tabi, her zaman kötü bir örneğe de ihtiyaç vardır.

 

Türkiye’de yapılan medya/mecra ölçümlemeleri hakkında neler söyleyebilirsiniz? Sizce açıkhava mecrasının ölçümlenmemesi sektörün gelişimine bir engel teşkil ediyor mu?

 

Medya/mecra ölçümleri gerçeği yansıtmaz. Bir tek doğru mecra ölçümünü internette yapabiliyorsunuz. Onun dışında gerçeği ölçemezsiniz. Bir anımı anlatayım. Sabah gazetesinin ilk yılları. Ben de reklam müdürüyüm. Reklamcıları Sabah’a reklam vermeye ikna etmeye çalışıyorum, herkes illa da “Hürriyet” diyor. Bazı reklamcı dostlarım yayınlanan reklamlarla ilgili müşteri anketi yapmışlar, “İlanımızı hangi gazetede gördünüz?” diye sorduklarında müşteri “Hürriyet”diyormuş. Canım fena sıkıldı. O günlerde yine bir arkadaşım reklama başlayacaktı, ondan birinci hafta Sabah’ı, ikinci hafta Hürriyet’i kullanmasını rica ettim.

 

Birinci haftada dükkana gelen müşterilerin ne diyeceğini merakla bekliyorduk. Tahmin ettiğim gibi oldu, Hürriyet’te yayınlanmadığı halde çoğu Hürriyet’te gördüğünü söylüyordu. Vatandaş da eskiden orada görmeye alışmıştı, sorduğunda aklına öyle geliyordu.

Yani sorarak da ölçüm yapsanız gerçeğe ulaşamazsınız. Ama ölçümlemeye karşı olduğum anlamı çıkmasın. Televizyonları ölçersiniz, ne kadar yanılma payı varsa hepsi için geçerlidir. Sonuçlar, fikir yürütmeniz için kolaylık sağlar. Ama herşeyi bu rakamlara bağlarsanız bir yerlerde hata yaparsınız ve işin kötüsü nerede hata yaptığınızı da bilemezsiniz. Dolayısı ile açıkhava mecrasının ölçümlenmemesi kayıp değildir. Çünkü televizyon gazete ile, gazete radyo ile mukayese edilemeyeceği gibi bunların hiç birisi de açıkhava ile mukayese edilemez.

Açıkhava başka birşeydir. Pazarlamacının, satıcının nasıl ki burnu koku almalıysa, reklamcının da burnu koku almalı. Açıkhavadan fayda sağlayacağını bilen, o faydayı sağlar. İş olsun diye, “Açıkhava da yapalım” diyenler ise geride kalır. Kaldı ki, bir mecranın önemini herkesin bilmesi gerekmez. Birilerinin kazandığı yerde, birileri de hep kaybedecektir. İşini bilen, hep kazanan tarafta olacaktır. Yani, açıkhava sektörünün gelişimi, ölçülmüyor diye durmaz. Mecralar arasında da rekabet vardır, çalışan kazanacak çalışmayan kaybedecektir.

 


Bir çok mecrayı yakından tanıyan biri olarak; sizce mecra seçiminde hangi unsurlara dikkat edilmelidir?

 

Bir mecrayı hoşunuza gidiyor diye seçemezsiniz. Moda olduğu için, popüler olduğu için veya o günlerde ses getirdiği için ya da yerine göre çok okunuyor çok izleniyor diye seçemezsiniz. Öncelikle ne yapmak istediğiniz, hangi özelliklerdeki kişilere ne şekilde ve ne zaman ulaşmak istediğiniz önemlidir. Sonra o kişilere hangi mecralarla ulaşabileceğinizi tesbit edersiniz. Ondan sonra da o mecraların içinden hangilerini seçerseniz daha doğru ve efektif olacağını tesbit edersiniz.

Aslında hem çok kolay, hem de çok zor… Az önce dediklerimi yaparak mecra seçmek çok kolay ama uygulayabilene… İş uygulama safhasına geldiğinde başka faktörler çıkacaktır karşınıza. En önemlisi, sizin kim olduğunuzdur. Büyük bir şirket mi veya küçük bir şirket mi? Yerli mi, yabancı mı? Bilinen bir marka mı, bilinmeyen mi? Reklam harcaması çok olan bir şirket mi, az olan bir şirket mi? Çünkü, bütün bunlara göre ya yaptığınız programı sessiz sedasız uygularsınız ya da kendinizi bir medya rekabetinin içerisinde bulabilirsiniz. Bazen rekabeti aşan durumlarda programınızda yer almayan mecra gruplarının baskısı ile karşılaşabilirsiniz, yaptığınız programdan taviz verebilirsiniz. Kendinizi bir sürü pazarlıkların içinde bulabilirsiniz. İşte bu kadar da zordur.

 

Yoğun iş temponuz ile beraber çeşitli sektörel örgütlere (Türkiye Halkla İlişkiler Derneği, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Basın Konseyi) üyesiniz.  Ülkemizdeki sektörel örgütlenmeler ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

 

Sektörel örgütlenmeler modern çağın ve medeni toplumların gerekleridir. Geçmiş yıllarda bu tür örgütlenmeler genellikle düzene karşı çıkma imkanı veren yapılar olarak görülmüşse de, bu tür örgütlenmeler, örgüt mensuplarının faaliyetlerine, bilgilerine ve yeteneklerine katkıda bulunuyorsa, kazanç sağlıyorsa işlevini yerine getiriyor demektir. Türkiye’de ne yazık ki sektörel örgütlenmelerin çoğu, başlayıp da arkası gelmeyen faaliyetler gibi kalıyor. Ya da mesleki gelişim sağlayacak bir ortam olmaktan ziyade ayrıcalıklı bir kulüp havasına bürünüyor. Birileri dernekçilik, kulüpçülük oynayıp, birilerine zaman ve para kaybettirmemeli.

 

Bu örgütler dışında “Siyasette Yeni Yüzler Hareketi” ve “Harley Sahipleri Gurubu Derneği” üyeliğiniz bulunmakta. Siyaset ve motosiklet sizin için ne ifade ediyor?

 

Siyaset, bir ülkedeki tüm insanların önünde olan birşey. Siyasette olan, tüm insanların gözünün önündedir. Tüm insanlar tarafından bilinmek meşhur olmak demektir. Meşhur olmak demek, para kazanmak demektir. Yani kendini önde tutan bir bakış açısı. Siyasete bu açıdan bakanın sadece kendine faydası olur. Böylelikle yapılan şey, siyaset olmaktan çıkar. Bizim, öncelikle siyasi bir hareket olarak başlayıp, sonra siyasi parti haline gelen, benim de başkan yardımcılığı yaptığım siyasi faaliyetimizdeki amaç, ülke kalkınması için gerekli projeler üretmekti. Yani biz projeler üreten bir beyin partisi kurduk aslında.

Seçimi kim kazanırsa kazansın, böyle projelere ihtiyacı olacaktı. Ama uzatılan ele, siyasette hep şüphe ile bakılıyor. Kimsiniz, nesiniz, amacınız ne, neye hizmet etmek istiyorsunuz gibi şüpheleri giderebilmek için bir kimliğe ihtiyaç duyduk ve hareketimizi de mecburen siyasi partiye dönüştürdük. Son seçimin, öncesinden başlayıp sonrasında da devam eden ilginç şeyler yaşadık. Çok umutlu olduklarımızdan karşılık göremedik, umutsuz olduklarımızın duyarlılıkları ve çabaları bizi şaşırttı. Misyonunu tamamladığını düşündüğümüz anda da partimizi feshettik.

Yaşadığımız tecrübeden sonra şunu söyleyebilirim, memlekete hizmet etmek için illa siyasette olmak gerekmiyor. Ben bugüne kadar yaptıklarımla ülkeme çok faydam olduğunu düşünüyorum.

Motosiklet ile ilgili faaliyetlerimde de benzeri şeyler yaşadığımı söyleyebilirim. Şöyle ki, bir tarafta, Harley Davidson kullanan az sayıda kişiden oluşan bir grubumuz vardı. Bu grup, orta yaş ve üzeri, eğitim, bilgi ve birikime sahip yönetici ve iş adamlarından oluşuyordu. Diğer tarafta da ülkenin bir motosiklet gerçeği vardı. Yani ulaşımı rahatlatan, ekonomik, hava kirliliği yaratmayan, gelişmiş ülkelerde çokça kullanılan ama Türkiye’de farkında olunmayan bir motosiklet gerçeği. Yasalara baktığımızda motosiklete satır aralarında zor rastlıyordunuz. Yasaların avrupa normlarına kavuşmasının, halkın motosiklet konusunda bilinçlenmesinin ve güvenli bir şekilde daha yaygın kullanılmasının bu ülkenin menfaatine olduğunu düşünüyoruz. Beklemekle olmayacağına göre, önderlik yapacak özelliklere ve birikime sahip grubumuz bu görevi üstlendi.

 

Birkaç organizasyon yaptık, medyada geniş yer bulduk. İstediğimiz mesajı vermeye başladık ama resmi kurumlar bizi dikkate almıyordu. İşte bu nedenle dernek olmak zorunda kaldık. Birkaç aylık yoğun bir çalışmadan sonra Harley Sahipleri Grubu Derneği’nin kuruluşunu gerçekleştirdim. Ondan sonra resmi görüşmelerde bizi muhatap olarak görmeye başladılar. O günden bu yana epeyce mesafe alındı ama hala eksikler var ve çalışmalar da sürmek durumunda.

Ama tabii ki, motosiklet benim için sadece bunları ifade etmiyor. Motosiklet özgürlük demek, doğa demek. Sevdiğinizle beraber, geriye bakmadan zamanda yol almak demek. Hayata başka bir pencereden bakmak demek. Hayatı kendiniz için yaşadığınızı hissetmek demek. Aynı, bir diğer uğraşım olan yatçılık gibi…

 

Pazarlama iletişimi sektöründe ve medyada çalışmak isteyen gençlere  neler önerirsiniz?

 

Önce sabırlı olmalarını öneriyorum. Çünkü talip oldukları sektör, kapasitesi dar, istihdamı çok büyük olmayan bir sektör. Bu nedenle talip olmak yetmiyor, neresinden olursa olsun sektöre girebilmek gerekiyor. Sektöre girmek isteyenlerin ne yazık ki pek pazarlık gücü yok. Karşılık beklemeyecekler, girecekler, sabredecekler, öğrenecekler, çarpa çarpa yol alacaklar. Bu işlerin okulu var tabii ama uygulama sırasında, okulda öğrendiklerinden çok şey beklemesinler. Önemli olan, uzunca bir süre sektörün içinde olmak şansını yakalamaktır.

Yine bir anımı anlatayım. Yanımda, bugüne kadar epeyce kişi yetişti. Özel televizyon hayatının başladığı dönemde, sektör içinde tanıdığım biri bana, “Sedat abi. Senin tezgahtan yetişenler çok başarılı. İzin ver altı ay senin yanında çalışayım, ücret de istemiyorum” demişti. Ona, “Aferin iyi akıl etmişsin ama bu eğitim karşılığında senin ücret ödemen gerekiyor.” demiştim. Zaten zeki, çalışkan ve sabırlıydı. Başarılı olacağı belliydi. Kendisi bugünlerde internet konusunda başarılı yatırımları olan bir işadamı. Diyeceğim, sabırlı olmaları gerekiyor. Ne yapıp neler yapamayacaklarını zaman içinde göreceklerdir.

 

Gerek sizin gerekse de TiM Group’un gelecek hedefleri hakkında bilgi verebilir misiniz?

Benim ve şirketlerimin en önemli hedefi faaliyet gösterdiğimiz konularda sektörümüzün ufkunu genişletmek, reklamveren ve ajansların o ufka daha çok yelken açmalarını sağlamak. Geride bıraktığımız dört yılda bu doğrultuda epeyce mesafe almış olduğumuzu görüyorum. Türkiye çapında alternatif konusunda bu kadar yaygın ve çeşitli mecra hizmeti üreten tek medya grubu olarak, daha yapacak çok şeyimiz var. Ama şimdiden yerli ve yabancı bazı yatırımcıların ilgi odağı olduk. Cazip teklifler alıyoruz. Şimdilik bu tekliflere kapalı olmayı ve yakın bir gelecekte indoor reklamların çok daha yaygınlaştığını, alternatif reklam uygulamalarının arttığını, Türkiye’nin bir internet cenneti olduğunu görmek istiyorum.

Son olarak eklemek istediğiniz bir konu var mı?

 

Şunu diyebilirim, bu konuşmalarımızın ağırlığını oluşturan medya öyle bir sektör ki, diğer hiçbir sektöre benzemiyor. Salt ticari gözle baktığınızda barınmak zordur, girilecek bir sektör değildir. Ama medya özelliklerini dikkate alarak yatırım yaptığınızda önce önem kazanırsınız, sonra da para kazanmanız mümkündür. Bu durum, hem çalışan hem de çalıştıran için geçerlidir.

HABERE YORUM YAP

HABERE YAPILAN YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.